30 Mart 2011 Çarşamba

the joneses


Ölünce yakın arkadaşlarıma söyledim, Oasis'ten don't look back in anger şarkısıyla gömecekler beni. Hepsinden tek tek imza da aldım. Ailem bilmiyor bu şarkıyı. Onlara sürpriz olur. Belki de oğlum, ben ölene kadar gitar çalmayı da öğrenir, babası gibi yeteneksiz değilse. Kızım da var o yetenek ama saçma sapan derslere vakit ayırdığından ötürü,  hayatın güzelliklerini yaşatamıyorum sevdiklerime. Hayatımda çalmak istediğim yegane şarkılardan biridir bu. Güzel de söylerim kimse duymadan, kimseye çaktırmadan. Şarkı da geçer Sally. Hayatımda hiç Sally isimli bir tanıdığımda olmadı. Bütün Sally'ler şanslı bence. Adlarına şarkı yazılmış.
Film bloğuydu ne bloğuna çevirdim.
Bu filmi merak etmeyin,  seyretmeyin ve seyrettirmeyin.
Çok kötü.

29 Mart 2011 Salı

stone

Robert De Niro'nun tek filmini severim. Bana göre ilk kült filmlerden olup, sonra sırayla benzerleri çekilmiş, taxı drıver'la sevip casino'da nefret etmiştim. Mılla jovovıch'i ise söylemeye gerek yok. Yani ortada gidip gelen, piyasa filmlerinin küçük göğüslü kadını. Ama ama Edward Norton yok mu, bu adam hangi filmde olsa koşar giderim. Bütün filmlerini seyrettim, Yale'li bu adamın. Japonca bilen kaç tane oyuncu vardır, size sorarım? Fight Clup'ta çok mu iyidir Brad Pitt? Edward götürür filmi.
Film bir hapishanede geçiyor. Robert psikolog, Edward kundakçılıktan hapis yatan bir mahkum ve kocasını serbest kalmasını sağlamak isteyen Mılla'nın Robert'le birlikte olması. Ağır giden bir film. Ama edward için seyredilir. Bir de siz büyükler sakın çocuklarla bu film seyretmeyin çünkü Mılla Jovovich filmde bayağı show yapıyor.

28 Mart 2011 Pazartesi

The Social Network

Bu film ilk elime geçtiğinde Oscar törenlerinden önce, biraz başına bakmıştım. Sarmamıştı. Bizim sinemadan anlamayan sinema eleştirmenlerinden bazılarını bu film için bayağı iddialı laflar etmişlerdi. Ben üstüne basa basa söylüyorum ki, gazetelerin kıyılarında köşelerinde mesken tutan film eleştirmelerinden bu işi daha iyi biliyorum. Facebook'u kuran adam  demeyelim de çocuğun hikayesi. Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in filme karşı olduğu daha önce defaalrca tekrarlanmıştı. Gerçekleri yansıtmayan bir film demişti. Çünkü filmde facebook'un fikir hırsızlığıyla süren davası filmin ana konusu.
Filmi İngilizcesi çok iyi olanlar rahat bir şekilde seyredebiliyor, alt yazıya bakmak isterseniz gözünüz bozulabilir. Akıllı insanların çok hızlı konuştuğu bilinir de bu kadar mı çok akıllı olabilir filmde. Vıııııırt diye geçiyor konuşmalar ve olmayan espriler.
Filmi ben beğenmedim.
Ama filmin bir son sahnesi var ki, işte final böyle yapılır dedirtiyor insana.
Fazla tiyo vermeyeyim son sahne harika...

24 Mart 2011 Perşembe

dog pound


Kim Chapıron'un bu ikinci filmi. Bağımsız bir film. Bağımsızdan kastım, sinema olayını takip edenler bilir. Büyük sinema şirketlerinden ayrı bir topluluğun yarattığı sanatsal içerikli filmlerdir. Senaryo kırpılmaz, toplumun değer yargıları hiçe sayılır. Saftır, doğaldır.
Kanada filmi olmasına rağmen, filmi yapan ülkenin Fransa diye yazılması ise saçmalıktır. Kanada'yı bilenler bilir, iki dil konuşulur. Fransızca konuşan bölge biraz daha Avrupa'ya yakın durur.
Film bir ıslahevinde geçiyor. Islahevine düşmeden önce üç çocuğun işledikleri suç ve aynı anda cezalı eve kapıdan giriş ve kaderleri çizilircesine akıbetlerinin son buluşu.
Eski bir muhabir  olduğumdan dolayı, bizim ıslahevlerinin hallerini biliyorum. Şirinyer ıslahevine çok girip çıkmıştım. Farklar çok. Şirinyer ıslahevinin yöneticisi şimdi yaşamıyordur benim zamanımda çok yaşlıydı çünkü, çok babacan bir savcıydı. Eğer öldüyse de Allahtan rahmet dilerim.
Filmde babalık yapması gereken idari personelin, sevgisiz, soğuk yaklaşımlarını görüyorsunuz. Avrupa'ya gitmiş veya orada belli bir zaman kalmış insanlar, batı kültürünün o soğuk, ruhsuz veya otomatikleşmiş hareket psikolojisini çok iyi bilirler.
Ben sevgi vermem arkadaş, onlar suçlu. burada cezalarını çekip giderleri, zihniyeti yaşarlar.
Hapishane filmlerini sevmem, şiddet filmlerini sevmem ama bu film gerçekleri anlatıyor.
Tavsiye ederim.
Öğüt vermeyi de almayı da sevmem ama çocuklarımızın arkadaşlarıyla olan ilişkilerini çok iyi takip edelim.

22 Mart 2011 Salı

the resident

İlk bakışta, ben bile böyle bir adam var mıdır, diye sordum kendime. Kool and the gang grubunun sadece kool'unu alayım ve filmin ilk 15 dakikasında filmin başrol oyuncusu Jeffrey Dean Morgan için kullanayım.  Çok severler ya Hilary Swank'ı, ben sevmiyorum. Suratı erkek suratı gibi, ama vücut süperr, çok çalışmış belli. Her neyse konuyu dağıtmayalım. Ev sahibi rolünde ki o kool erkek, hiç kiracısına pas vermiyor, ama yeni bir ilişkiden çıkmış kiracı rolündeki acil servis doktorumuz adamın peşinde. Tam şarap eşliğinde veya şarabın dibini gördüklerinde kadın istemiyor. Adam da tam kool gibi davranıp dairesine gidiyor. Film bundan sonra başlıyor.


Adam tam bir sapık. Evin bütün duvarlarında gözetleme delikleri var ve geceleri kadının içkisine bir şey katıp, defalarca tecavüz ediyor.
Sabah koşularını kaçırmayan kadınımız sabahları kalkmakta zorlanıp, kafasında soru işaretlerle gizli kamera olayını evin her tarafına döşüyor.
Sonunu anlatmayayım, seyredin.
Güzel film diyebilir miyim, ehh işte kurtarır gecenizi.

Bu bloğumu açtım açmasına ama, bu bloğu kurulmasında, mizanpajında benden çok sevgili Tibet'in Annesi'nin büyük bir payı var. Ben ona kısaca Sibel diyorum. Gerçek sanatçı. Günümüzün elektronik ressamlarından. Çok uğraştı bu sayfanın bu hale gelmesinde. İki gün sürer mi kardeşim bir sayfa düzeni. Sürer. Bu kadar mükemmelci bu kadar hassas olununca sürer. İmzasını atmasını beklerdim sayfanın bir yerine ama o alçak gönüllülük edip bundan vazgeçti.

Bir de bu sayfamı ziyaret edip te yorum yazmayanları Akp kongresine götürecem. Nalan, seni bu zevkten mahrum edeceğim. Güzel yorumların için çok teşekkür ederim.

21 Mart 2011 Pazartesi

NEXT 3 DAYS


Heyecandan ayakta film seyrettiğiniz olmuş mudur?
Benim bu film de oldu. Geçen haftalar da Tr vizyonlarında boy gösteren bu filmi eğer sinemada seyretmiş olsaydım, seyirciler büyük ihtimalle beni döverlerdi.
2 saati aşan bir film de ayakta kalmak oldukça yorucu ama değer. Süper bir film. O kadar büyük konuşuyorum ki, 2011 yılından 3 ay yemiş olmamıza rağmen, bu zaman zarfında seyrettiğim en iyi film.
Filmde ne var, seks hariç her şey var. Cinsellik olmadan da film çekilebiliyormuş.
Bir babanın, ömür boyu mahkum olan eşini bıkmadan usanmadan onu kurtarma çabası. Böyle bir eş var mıdır? Böyle bir baba var mıdır?

Elimi vicdanıma koyuyorum, Russel Crowe oynadığı Gladyatör filminden sonra oynadığı en güzel film. Akıl Oyunları'nı film diye de saymıyorum zaten.
Mutlaka her kocanın, her sevgilinin, her babanın seyretmesi gereken bir film.
Ve hala yineliyorum ki, mutlaka seyredin.